Füzeler ve Kalkanlar
Türkiye’nin NATO macerası ilginçtir. Soğuk savaş yıllarının başlamasıyla birlikte, NATO gibi bir birliktelik kaçınılmazdı zaten. Stalin yönetimindeki Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle ayrılmanın verdiği güçle iyice genişletmişti etki alanını. O dönemde Türkiye için tehdit algılaması da bir anda değişivermişti.
İkinci Dünya Savaşı bitmek üzereyken, siyasi bir manevrayla Müttefik devletlerin yanında savaşa girdiğimizi açıklamıştık. Bu eylem pratikte değil teorikteydi elbette. Sovyetlerle müttefiktik kağıt üzerinde. Ama bu devletin önlenemez yükselişi dengeleri değiştirmişti birden.
Yükselen iki güç vardı. Amerika ve Sovyetler.
Seçimimizi yapmamız gerekiyordu artık. Amerika’nın gölgesindeki NATO muydu geleceğimiz yoksa Sovyetlerin Varşova Paktı mı? Gerçi o dönemde daha kurulmamıştı Varşova Paktı. Ama kurulması kaçınılmazdı.
Neyse… Türkiye’nin tek bir amacı vardı elbette. Kendini korumak… Güvenlik ihtiyacı yani…
Böylece başladı, birilerinin eksenine girme maceramız. Sovyetlerin aykırı tutumları, rahatsız etmişti o dönem lideri İsmet İnönü’yü. Talepleri vardı çünkü Stalin’in. 1. Dünya Savaşındaki taleplerinin bir bölümünü gündeme getirmişti Çarlık Rusyasının, Sovyetler olarak.
Geriye tek bir seçenek kalıyordu: NATO. Korunmalıydık Sovyetlerden.
Kolay değildi böyle bir birlikte yer almak. Çalışmamız gerekiyordu bunun için, tavizler verilmeliydi. AB örneğinde olduğu gibi. İlk başta, tek başlı ülke istemeyiz dediler. Demokratik olmalıydık. Çok partili döneme geçildi. Buraya kadar güzel. Sonra yönetim değişti. Ama amaç aynıydı. NATO’ya girmek zorundaydık.
Adnan Menderes döneminde bu amaç için meclis onayı olmadan Kore’ye asker gönderdik. Binlerce km uzağa. Bizim savaşımız değildi halbuki. Ama mecburduk. Öyle böyle derken, giriverdik NATO’ya. Büyük başarıydı elbette. Kolay değil, küçük Amerika diyorlardı artık Türkiye’ye. Öyle olmaya çalışıyorduk.
NATO’ya girmek aslında herşeyin bitişi değil başlangıcıydı. Sovyet tehditi vardı çünkü. Bunun için NATO’nun nasihatlarını dinlemeli, dediklerini uygulamalıydık. Derin devlet yapılanmasını hediye etti bize NATO. Amaç Sovyet yükselişini önlemekti. İçerdeki komünist tehlikesine karşı içeride bir yapılanma olmalıydı muhakkak. İtalyan gladyo misali. Şimdi bu derin devlet yapılanmasının ne hale geldiğini görüyor muyuz, görmüyor muyuz?
NATO bizim güvencemizdi söylenene göre. İstediklerini yaptık, askerimizi gönderdik her bir yere. Ama biz bugün NATO’da söz sahibi olabildik mi gerçekten? İşte asıl nokta bu. Fransa, Ermeni soykırımı yasası çıkarırken biz bu adamların NATO’nun askeri kanadına geçişini veto EDEMEDİK.
Bugün ise füze kalkanı gündemde.
Artık Sovyet tehdidi yok, İran tehdidi var NATO için. Yoksa neden füze kalkanı yapılsın ki? Başka ülke mi var nükleer füze atacak? Bizim, İran’la sorunumuz yok elbette. Peki neden kabul ediyoruz? Ben söyleyeyim. Çünkü NATO sevdamız devam ediyor. Korkuyoruz.
Türkiye’nin tehdit algılaması değişmişti dendiğine göre. İran mı eklendi tehditler arasına acaba? Füze kalkanı ile alakalı maddede İran’ın isminin zikredilmemesi, insanların kafalarındaki fikirleri silmez. Biz nükleer serpinti riskini göze alıp, batıdan yöne oy kullandık. Eksenimiz değişmedi, değişmiş gibi gözüktü sadece.
Kendimiz için değil bu kalkan, dikkatinizi çekerim. Aman, İran-Suriye Avrupa’yı nükleerle vurmasın diye. Biz NATO’nun korkusuz cengaveriyiz. Çünkü nükleer serpinti riskini göze aldık. Bu topraklarda ot bitmeme riskini yani. Bu ne demek sizce? Bence AŞK…
Yıllardır böyle, böyle de kalacak.
Çünkü biz NATO’ya aşığız.
Kaynak:
Füzeler ve Kalkanlar
